Başarmak size göre genel bir kavram mıdır? Girişilen bir iş sonrasında alınan sonuç kişiden kişiye farklılık gösterir mi? Yoksa sonuç hakkında ortak bir kanaat var mıdır?
Çoğumuz bir işe başlamadan önce plan yapmaz bir hedef belirlemeyiz. İşi bitirdikten sonra gelen tepkilere göre başarılı olup olmadığımızı değerlendiririz. Yani diğer insanların bizim işimizin sonucunu beğenmesi başarılı olduğumuz anlamına gelir ya da tam tersi. Örneğin ÖSS sınavını ele alalım. Şu andaki sistemi açıkçası bilmiyorum. Çünkü artık takip edemez hale geldim. O kadar çok değişiklik oluyor ki sınav sisteminde(sistemsizlik mi yoksa) ben de artık zaten lisans bitmiş yüksek lisansa başlamışım o yüzden takip etmiyorum. Bu sınavda bir baraj puanı oluyor. Her sene sınav sonrasında bazı istatistikî bilgiler veriliyor. İşte şu kadar kişi baraj puanını geçerek başarılı oldu. Kime göre neye göre? Peki, tamam. Baraj puanını geçmiş olabilir. Fakat aldığı puan baraj puanı civarlarında. Bu kişi şimdi başarılı mı? “Hayır başarısız. Çünkü o puanla iyi bir üniversiteye ya da bir bölüme giremez” dediğinizi duyar gibiyim. Olaya üç farklı açıdan bakalım. Birincisi, sisteme göre bu kişi baraj puanını geçtiği için başarılı. İkincisi, çevresindeki insanların küçümser bakışları ve yerleştirilemeyeceği düşüncesi nedeniyle başarısız. Peki ya sınava giren kişi açısından? Bu kişi çalışan bir kişi ya da halen herhangi bir lisans programında okuyan birisi olabilir. Açıköğretime girerek terfi etmeyi ya da mühendislik okuyan birisi ise örneğin, aynı zamanda işletme okumayı düşünüyor olabilir. Bu açıdan baktığımız zaman bu kişinin başarılı olduğu anlamını çıkarabiliriz. Örnekten yola çıkarak başarıyı tanımlamaya çalışalım. Başarılı ya da başarısız tabirini kullanabilmemiz için öncelikle bir hedefin olması gerekir. Alınan sonuç bu hedefle karşılaştırılır. Hedefe ulaşılabilmiş ise başarılıdır denir. Ne kadar basit değil mi?
Bir başka örnek verelim. Her ne kadar formül basit olsa da bu örneğe nasıl uygulanabilir orası size kalmış. Bu sene yapılan KPSS sınavında eğitim bilimlerinde Türkiye birincisi olan fizik öğretmenliği bölümü öğrencisi açıkta kaldı. Çünkü bu sene fizik öğretmeni ataması yapılmadı. Öğrenci, “Ben fizik öğretmenliği okudum bana tarih, coğrafya da sordular onları da yaptım Türkiye birincisi oldum. Buna rağmen bir kazancım olmadı” dedi. Şimdi soruyorum kim başarılı, kim başarısız ya da ortada bir başarı var mı?
Bu bir futbolla pek de alakalı olmalayan, bir futbol yazısıdır. Benim de bu yazı türüyle pek alakam olmadığı için, rahat rahat okuyunuz...
- Tarafsız Tirübün -
1988 – 1989 sezonu… Taraftarların berberce aynı stadda maç izleyebildiği yıllar. Hatta bir de tarafsız tirübün vardı ki her takımın seyircisi gelip maçı buradan rahatça seyredebilirdi. Kısacası güzel yıllardı.Beşiktaş Fenerbahçe’ye içeride dışarıda üstünlük kurmuş, o yılın fırtına gibi esen 2 takımı Kadiköy’de şampiyonluğu büyük ölçüde belli edecek maça çıkıyolardı.
Koyu Beşiktaşlı ablam Özlem, koyu Fenerbahçeli kuzenim Ali abim ve (koyu olduğundan her zaman şüphe ettiğim) Galatasaraylı kuzenim Metin abim toplanmışlar maça gitmek için hazırlıklar yapıyolardı. Ne yaptıysam ne ettiysem kabul ettiremedim. Beni de götürün feryatlarımı duymazlıktan geldiler. “Erkekler ağlamazmış”. Bunu 7 yaşındaki o çocuğa anlatmak çok zor… Malumunuz bu üçlü için tarafsız tirübün gayet uygundu. Bende mecbur oturdum TRT’nin başına aklım yettiğince anlamaya çalışıyorum maçı. Heycanlı heyecanlı tirübünlerde bizimkileri arıyorum. Ahmet’i Mehmet’i Ayşe’yi bizimkiler sanıp denyo gibi seviniyorum.
Maça hızlı başlayan Beşiktaş Ali’nin golüyle öne geçmişti. Ablam ve Metin abim sevinçten sarmaş dolaş olmuşlar. Üstüne Fenerbahçe’nin golü gelmiş bu sefer sevinme sırası Ali abime gelmişti. Fakat ters bi durum vardı. Fenerbahçe’nin attığı bu golde Galatasaraylı Metin abim de çılgınlar gibi sevinmiş bu sefer Ali abimle sarmaş olmuş! Şimdi düşününce tarafsız tirübünü kapatma kararı almalarının sebeplerinde bizim kuzenin o maçtaki tavırlarının da etkisi var gibi geliyo bana.
Fenerbahçe bu zor virajı 2-1’lik skorla dönmüş, bu moralle kalan maçlarda da fırtına gibi esmiş, hatta o sezon 103 gol atarak lige damga vurmuştu. 100. gol sürpriz bir isim olan Turan Sofuoğlu’dan gelmişti. “Şimdilerde Arda, genç oyuncuya araba aldı”, “Aziz Yıldırım primleri dağıttı” haberleri normal gibi gelse de Turan bu golden kazandığı arabayla baya bi sükse yapmıştı.
O dönem gazeteler her takımların posterlerini verir biz de ayırt etmeden biriktirirdik. Tuttuğumuz takımlarınkini duvarlarımıza asar diğerlerini saklar ara ara bakardık. Babamın eski sakladığı posterleri hatırlıyorum siyah beyaz olurlardı. Beşiktaş’ı Kadir’in bıyıklarından, Galatasaray’ı Uğur’un sakallarından, Fenerbahçe’yi de Schumacher’in açık saçlarından tanırdım. Zaman biraz daha geçince renkli çıkartmalar, oyun kartları çıktı. Muhtemelen oyun kartları değildi onlar ama biz son numarasına göre alıp verir, karşımızdakini kökerdik. Tek kural vardı: “ütüp ütüp kaçmak yok”!
Çılgınlar gibi çıkartmasını aradığım, uğrunda sakız komasına girdiğim tek bir adam vardı: Less Ferdinand… Çünkü ilk çıkanı çoktan arkamda oturan kıza vermiştim. Gerçi Beşiktaşlı kızlar genelde Sarı Fırtına Metin’i kovalardı. Galatasaraylılar Tanju’yu Simoviç’i Fenerbahçeliler ise Rıdvan’ı Schumaher’i aralardı çıkartmalarda…
-Gel Sen Bizim Takımı Tut-
Eskiden özel paralı kanallar da yoktu. Maçlar çok da kalabalık izlenmezdi. Gece maçları da bu kadar yaygın değildi. Hafta sonları anneyle kısır günlerine gitmek her çocuk için işkenceydi ki hala da öyledir. Biz erkekler arka odada tek başına maç seyreden amcanın arasına kaynardık hemen. Amca zaman zaman doğal olarak bizi unuturdu o coştukca biz de coşar; kızdıkça, küfrettikçe gülerdik. Dayısının yeğenine “gel sen benim oğlum ol, seni bize götüriyim” laflarını, “gel seni Galatasaraylı yapalım, Fenerbahçeli ol sen” şeklinde uyarlarlardı. Akşam babalar ya da abiler son lafı söylerdi hep... Akrabaların çoğu Galatatasaray’lı olmasına rağmen ne tuhaftır çevrenin beni Fenerbahçe’li yapma baskısı her zaman daha fazlaydı. Havlular, bayraklar, formalarla kafalamayı çalışırlardı beni hep. Fakat bir abim vardı. Onun bana maddi olarak bir şey vermesine gerek yoktu. Her maç sonrası kısık sesiyle eve gelmesi ve beraber maç izlerken coşkusu ve duruşu beni Beşiktaşlı yapmaya yetti de arttı bile.
Taştan Kale
Tahtaya çakılan çivileri ve arasından parayı geçirerek gol atmaca oynama dönemlerini kaçırmıştık. Biz daha çok okulda, evde sıranın üstüne 3 tane demir para koyar ellerimizle kale yapar, parmaklarımız şişene kadar maç yapardık… Yalvar yakar büyüklerimize, sahası tümsek adam bölgesi çukur, geri çekip topa vurmalı oyuncaklardan aldırırdık. Onun da ya topunu kaybeder, ya da adamlarını kırardık. Fakat en güzeli ve zevklisi üstünde sokakta taştan kale kurarak oynadığımız maçlardı. Üstümüzde bayramlıklar, yeni kıyafetler fark etmezdi. Dayanamaz dalardık oyuna. Taç çizgisi fizana kadar uzanır, gol attığımızda fazla abanmışsak (Sabri misali) topu koşa koşa almaya giderdik. Topu kesen amca klişesi de o zamanlar kalma. Taşın üstünden geçti geçmedi, gol oldu olmadı tartışmalarıyla kimse skoru diğerine kabul ettiremezdi, herkes farklı bi skor tutardı kafada… Zaten maç da hiç bitmezdi. Yukarıdan bi anne “Yaaasiiiin” diye başlar, bütün anneler sırayla Ahmetli Alili versiyonlarla bu koroya katılırdı.
arkadaşlar bu site geçici bir blog, hani gönlünden yazmak isteyenler geçer de yazcak yer bulamaz belki diye. daha kapsamlı daha güzel bir site yapacağım umarım en kısa zamanda. ama siz yine de yazın boşa gitmez yazılar kesinlikle taşınır yeni siteye. hem haberleşme açısından belki daha iyi olur gmail dışında bir alternatif. neyse gençler takılın, yazın yazdırın.